halkla ilişkiler

2/10/2006

Reklamcıların Yeni Mecrası:''Youtube''

Youtube televizyonu solladı 02 Ekim 2006
İnternet dünyasının yeni gözdesi olan ve özellikle Youtube örneğiyle anılan amatör video siteleri reklamcılar için de yeni bir alternatif doğurdu. Televizyon kanallarının aksine izleyiciler bu sitelerde, kendi ilgi alanlarına uygun görüntüleri diledikleri gibi seyretme imkanı buluyor.

Adweek’in haberine göre reklamcılar bu sitelerin içeriğinden biraz şikayetçi ve bu yüzden reklam verirken tereddüt yaşıyorlar. İddiaları ise içeriğin reklam vermek için ‘pek kullanışlı’ olmaması.

Her şeye rağmen reklam vermek isteyenleri ise bugünlerde ilginç bir sürpriz bekliyor: En popüler görüntü paylaşma sitesi olan ve dünya çapında milyonlarca insanın kullandığı Youtube’nin reklam fiyatları televizyon reklamları için istenen fiyatların üstüne çıkmış durumda! 
  Yorumlar

2/10/2006

Genç İletişimcilerin Bitmeyen Staj Çilesi ve Sömürüsü

İletişim fakültesinde öğremi gören her öğrenci 4 yıllık lisans eğitimi boyunca ,okulda  edindiği teoirik birikim dışında pratik olarak da piyasada kendini geliştirmek ister.Doğru olanı da budur kuşkusuz.Hepimiz okuduğumuz üniversitede,teorik eğitim yeterli,pratik eğitim az türünde tartışmalara şahit olmuşusuzdur.Bu tartışmaların ne kdar doğru ne kadar yanlış olduğu zaten kendi içinde ayrı bir yartışma konusu.

Her iletişim öğrencisinin ise sömestr tatilinde kendine staj yapacak bir yer aradığı da su götürmez bir gerçek.Radyo televizyon-gazetecilik ve halkla ilişkilwer öğrencilerinin yaz tatillerini heba edip göz yaşartıcı bir hevesle dişini tırnağına takıp deliler gibi çalıştığı bu dönemler kuşkusuz profesyonel iş hayatları için start çizgisi konumunda.

Halkla ilişkiler öğrencileri bana göre bu katagorinin en bahtsız olanları.Hele bir de taşradaki bir üniversitede bu bölümü okuyorlarsa,İstanbul'a gitme şansları yoksa,reklma mı matbaa ajansı mı belli olmayan yerlerde bir takım sektörel dergilerin müşteri temsilcisi ya da muhabiri olmaktan öteye gidemiyorlar.Üzülerek söylüyorum ama halkla ilişkiler mesleğinin kalbi de nabzı da İstanbul'da atıyor.İstanbul'a gittiniz gittiniz demek istemiyorum adil gelmiyor bu bana pek ama malesef acı gerçek bu.Benim dokundurmak istediğim nokta bu değil ama..

Staj yaparken bizim hiçbir sosyal güvencemiz yok,kaçımızın yemek ya da yol parası karşılanıyor ya da kaç işveren hizmetimiz karşılığında bize bişey veriyor.Halbuki tam olarak emin değilim ama bir takım haklarımız var.Mesela emin olmamakla birlikte 3 aydan fazla bir işveren stajyer çalıştıramaz diye biliyorum.Gönüllü olarak bişeyler öğrenmenin,çabalamanın sonucu daha farklı olmalı diye düşünüyorum sadece.Stajyerlik adı altında emeği sömürülen,stajyer konumundan bir türlü eleman konumuna terfi edemeyen,akibeti belli olmayan ya da elindekinden de mahrum bırakılıp kapı dışarı edilen bir sürü iletişim mezunu var.Bu nasıl iştir ki bir iletişim mezunu okulu bitirdiği halde stajyer muhabir,stajyer reklam yazarı ya da stajyer grafiker olmayı kabul etmek zorunda kalabiliyor.Bu bana hiç mantıklı gelmiyor.Ya da aklım almıyor diyelim...

2/10/2006

Modernleşme Ve İletişim

Evrim teorileri modern öncesi toplumlardan  modern topluma geçişi her ikisinin birbirinden ayrı karakteriyle izah ederler.Bunun  en önde gelen klasik savunucuları:A.Comte, F.Tönnies, E.Durkhaim ve M.Weber olmuş, modernleşme teorilerine kaynaklık etmiştir.

Bu yaklaşımlar,genel toplumsal gelişmede modernleşme fikrini öne atmakta ve modernleşmede gerginlik/gerilim, yitiklik, ve çözülme/dağılma üzerinde durmaktadır.

Bu yaklaşımlar, Rostow ile ekonomik; T.Parsoss ile sosyolojik, S.P Huntighton ve diğerleriyle siyasal; D.Lerner ile psikolojik, Ogburn ile kültürel biçimler aldı.

Lerner’dan Schramm’a, Inkeles’den  Mc Lelland’a kadar modernleşme  kuramcılarının hepsi az gelişmiş, geleneksel ve geri kalmış olarak nitelenen ülkelerde, sosyal , siyasal  ve ekonomik kurumlara ve teknoloji-insan ilişkisine yönelik sorunu, nedeni ve çareyi, ’insanı modern yapma’ çerçevesi içinde görmüş, kişilerin, düşünce, davranış, alışkanlık, tutumlar, değerler ve geleneklerinde değişimi savunmuşlardır.

 Modernleşme kuramcılarına göre kitle iletişimi, modernleşmenin ölçüsü ve itici gücüdür ve sosyal değişim aracı işlevine sahiptir. Lerner, Schram, Inkeles, Pye ve diğer modernleşmecilere göre iletişim, modernleşmede , batı tipi davranış tarzı ve ideolojik egemenliği yürütmeyle ilgili olarak, şu görevleri yapabilmektedir:

  • Kitle iletişim,modernleşme yönünde davranış biçimleri,yeni değerler ve tutumlar işleyerek değişim atmosferi yaratabilir.
  • Kitle iletişimi,kalkınma ve modernleşme yolunda,öğrenmeyle,iş yapmayla,tarımla endüstriyle,sağlıkla ilgili yeni beceriler yaratabilir.
  • Kitle iletişim araçları,bilgi kaynaklarının çoğaltıcısı olarak iş görebilir.
  • Kitle iletişimi,hareketli kişilik yaratmadaki maliyeti dolaylı tecrübe yoluyla azaltabilir.
  • Millet duygusunu yaratabilir.
  • İletişim beklenti seviyesini yükseltebilir,faaliyet için teşvik edebilir.
  • Halkın çoğunun kendi önemlerini anlamalarını sağlayabilir ve siyasi faaliyeri arttırabilir.
  • İletişim,ekonomik,sosyal ve siyasal kalkınmayı kendi kendini sürdüren bir süreç yapabilir.

Bu entellektüellere göre, medya ‘‘modernleşme ajanı’’ dır.Yani medyanın kullanılması, medya teknolojilerinin kullanılması ve diğer ülkelerde yaygınlaştırılması; bu teknolojileri üreten Batı için ekonomik kar demektir. Kültürel ve siyasal nedeni ise, Batı tüketim  ve siyasal kültürünün benimsenmesi ile Batı’nın  global ekonomik pazarda  yayılması ve üstünlük sağlamasıdır.

 

 

 

Comte’a göre gelişme ve sosyal evrim, entellektüel evrimin özellikle de insan düşüncesinin birbirini takip  eden akılcılığının  ve birikerek artan gelişmesinin ürünüdür.

Spencer ise, sosyal evrimi biyolojik organizmaların evrimine benzetmiştir. Evrimi, büyüme , farklılaşma ve yeniden bütünleşmeyle açıklamıştır. Modernleşme teorileri  evrimin, içsel(toplarak,iklim,nüfus miktarı ve sıklığı,teknolojik ,ekonomik faktörler) ve dışsal(savaş ve ticari ilişkiler) nedenlerle oluştuğunu savunmuştur.

Modernleşme teorileri, geleneksel insanın  modern insana nasıl dönüştürüleceği üzerine eğilmektedir.Bunun bir sonucu olarak insan belli kalıplar içine uymaya zorlanır. Uymayan ve bu uyuma karşı direnenler, çeşitli meşrulaştırılmış  yollarla, ve gayri meşru metotlarla uydurulmaya çalışılır.

Tönnies, sosyal değişimi ‘‘cemaatten topluma  geçiş’’le açıklar.Cemaat; üyeleri arasında yakın ve kapsamlı hissi bağlar, dayanışma, uyum ve karşılıklı güven özellikleri egemendir.Topluma geçiş için, kişisel olmayan  ticari ilişkiler karakteri egemendir.

Durkheim, basit ve eski toplumların yeni-modern  toplumların karakteri üzerinde durmuş ve değişimi Tönnies gibi,evrimi karakterlerinden birinden diğerine geçişle açıklamıştır.

Max Weber de evrimi,modernlik öncesi toplumdan modern topluma geçişle tanımlamıştır. Weber, Batı toplumlarının genel yapısını idela tip olarak belirlemiş ve modernliği: mit, efsane, büyü ve gelenek üzerine ağırlık verme yerine  akılcılığa, başarı kazanmaya, ve gelişmeye geçiş olarak tanımlamıştır. Weber’in ideal tipi, 1950 ve 1960’lardaki  kalkınma teorileri, iletişim ve yeniliklerin yayılması yaklaşımları tarafından  temel yapı olarak ele alınmaktadır. Weber kapitalizmin yükselişini  ve kapital birikimi, değerlerin ve fikirlerin özelliklede Protestan ahlakın egemenliğiyle izah eder.Weberci düşünceye göre, kendini işe adamak, zenginlik elde etmek, zaman ve para biriktirmek yoluna gidildikçe toplum  kalkınmaktadır.

Marx ise, kapitalist sistemin oldukça baskıcı olduğunu söyler.  Durkheim,Tönnies  ve benzerlerinin aksine, toplum değişimine yaklaşımı egemen modern teorilerin tersidir.Marx’in değişime, en önde gelen ilgisi, toplumun kişinin ihtiyaçlarına nasıl uydurulacağıdır.Marksist toplum teorisi, bireysel, özel, eşsiz acı çekmeleri genel toplumun işlemesi olarak anlamaya çalışır.

Modernleşme fikri öncelikle Amerikan fikridir.İkinci Dünya SAVAŞI’NDAN SONRA,Amerikan sosyal bilimciler tarafından geliştirilmiş ve 1960’ların ortasında zirveye çıkartılmıştır.Modernleşme teorilerinin amacı,değişimi  müdehale ile sağlamaktır. Müdahalenenin nasıl örgütleneceği sorusuna cevap planlı ekonomi ve kalkınma  içinde aranmıştır. Teori,hem kendini hem de müdahalenin örgütlenmesini yardım ideolojisiyle meşrulaştırmaktadır.

Örneğin, Daniel Lerner’ın Geleneksel Toplumun Çöküşü adlı yapıtında, kapitalist insan davranış tipi tanımına dayanan modernleşmeyi kalkınmayla eş tutar ve kalkınma ‘‘kapitalizme geçiş’’ olarak tanımlanır.

 

19.yüzyılda iletişim ‘medeniyetin taşıyıcı ajanı’ olarak nitelenmektedir.Kapitalist ülkelerde ve kolonilerde, tren yolları,elektrik,telgraf,su kabloları ve buharlı gemiler dünyayı birbirine bağlayarak dünyanın geniş bir organizma  olduğu imajını birlikte öngörmektedir.

 

2/10/2006

LOCKE VE DOĞAL HAKLAR KURAMI

DOĞAL HAKLAR KURAMI

Locke'un sosyal teorisinin özünü doğal haklar oluşturmakta ve sistemi "doğal haklar sistemi" olarak adlandırılmaktadır.Liberalizmin temelini doğal haklar kuramı meydana getirmektedir. Locke’a göre toplum halinde yaşayan insanlar üç temel doğal hakka sahiptirler. Bunlar: Hayat hakkı, mülkiyet hakkı ve özgürlük hakkıdır

John Locke'un (1690) siyasal düşüncesiyle başladığı genellikle kabul edilen liberal düşüncenin temelde insanı, hak sahibi bir özne (birey) olarak değerlendirdiği bilinmektedir.İnsanın hak sahibi bir birey olarak değerlendirilmesinin en önemli sonuçlarından biri, bireyin doğuştan, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu, dokunulmaz ve devredilmez haklarla çevrelenmiş bir "özel alan"ın her türlü dış müdahaleye karşı güvence altına alınmak istenmesidir. Birey, doğal haklarla çevrelenmiş bu özel alanda tümüyle "serbest"tir. Bunlara "doğal  yasa" adının verilmesi, devlet yönetiminin olmadığı bir ortamda bir arada bulunan bireylerin davranış kuralları olarak görülmesidir.

Liberalizm, Batı’da Ortaçağ düzeninin çözülmesi, reform hareketleri ve uluslaşma süreci boyunca, burjuvazinin öncülüğünde gelişen bir ideolojidir. Liberalizm, bireye, bireysel özgürlüklere ve ekonomide bireysel girişime öncelik veren siyasi ve iktisadi bir kuramdır. Liberal düşüncede devlet “nötr” bir hizmet teşkilatı olarak görülmekte ve “en az yönetenin en iyi yönetim” olduğu savı kabul edilmektedir.Locke insanın bütün doğal haklarının korunmasını, bunun içinde devletin gerekli olduğunu savunmuştur.

   Locke'a göre doğa durumunda yani siyasi toplumun kurularak devletin varlık alanına girmesinden ve pozitif hukukun doğmasından önce bütün insanlar hayat, hürriyet ve mülkiyet haklarına eşit olarak ve ellerinden alınamaz şeklinde sahiptirler ki, işte bu haklar insan haklarının temel taşlarıdır.

Aydınlanma Çağında tabii haklar hakkında çok şey söylenmiştir. Çünkü bu çağ aynı zamanda bir devrimler çağıydı. Locke, 1688'de İngiliz Devrimiyle ilişkilendirilen yazılarında modern dünyaya tabii haklar doktirininin en önemli teorisyeni olarak kabul edilmesini sağlayacak bazı tezler öne sürmekteydi. İnsanların yaşamak, hürriyet ve mülkiyet sahibi olmak için tabii bir hakka sahip olduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatmaktaydı. İngiliz parlementosu tarafından 1689'da çıkarılan Haklar Bildirgesi bu tabii hakları pozitif haklara dönüştürmek üzere hazırlanmıştır. Locke'un teorisi ve İngiliz Haklar Bildirgesi örneği baştanbaşa Batı Dünyası'nda büyük bir etki yapmış ve birçok ülkede bu haklar kabul edilmiştir. Günümüz İnsan Hakları Doktirinin özünde de Locke'un bu doğal haklar sistemi yatmaktadır.Locke insanların yaşamları, özgürlükleri ve mülkiyetleri üzerindeki hakların korunmasını devletin baş görevi yapmıştır. Kişinin özgür alanını belirleyen bu doğal, vazgeçilmez haklar aynı zamanda devletin sınırlarını çizerler ve devlet bu sınırları aştığı zaman meşruiyetini yitirir. "

Locke doğal haklar sistemiyle bağlantılı olarak devletin anayasal sınırları konusuyla ilgilenmiştir. Doğal haklar çerçevesinde şekillenen devlet kuramı, bu hakların birer sınırı olarak her devleti kısıtlaması fikri üzerinde odaklanmıştır.

Locke özgürlüğü üç doğal hak içerisinde sayarak ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Locke'nin savunduğu üç temel hak doğal olarak birey içindir. Kollektif varlıklar için değildir. Locke'un ve liberalizmin bireye toplumdan ve diğer kollektif varlıklardan daha fazla değer atfetmesinin nedeni; bireyin toplumdan önce varolması ve dolayısıyla bireyin haklarının da toplumdan önce varolmasıdır. Tabii haklar anlayışının temelinde de bu fikir yatmaktadır. Rasyonalist olarak bilinen Locke'un doğal haklar teorisi teorik kurgular olmanın ötesinde aktüel gerçekliğe taşınırsa kendiliğinden düzenin ve piyasa ekonomisinin temellerini oluşturur.

 

Locke'un toplum sözleşmesine göre sözleşme öncesinde, tabiat halinde bir güven ve düzen vardı. İnsanlar özgür ve eşit durumdaydılar. Fakat buna rağmen bazıları bu güveni bozucu, tabiat kanunlarını ihlal edici hareketlerde bulunabiliyorlardı. Bundan dolayı insanlar daha güvenli yaşamak ve özgürlüklerini korumak için sivil topluma geçme ihtiyacını duymuşlardır. Bu amaçla bir sözleşmeyle tabii haklarını saklı tutarak siyasal yönetime (devlete) ulaşmışlardır. Siyasi yönetimin amacı temel hak ve özgürlüklerin korunması ve güvenliğin sağlanmasıdır. İtaat edilmenin şartı budur. "Locke'a göre hayat, hürriyet, mülkiyet hakları ile bunların türevlerinin korunması esastır". Eger devlet koruma görevinin dışına çıkar ve adaletsiz davranırsa meşruluğunu yitirir ve halkın direnişiyle karşılaşır. Yani bu durumda halkın direnme hakkı vardır. Locke'a göre devlet gücünün birey haklarını tehdit etmesini önlemenin en önemli aracı yasama ve yürütme gücünün birbirinden ayrılmasıdır.

 

 

 

2/10/2006

Trajik bir kişidir Reklamcı!

Trajik bir kişidir Reklamcı!

Hat hudut tanımayan ‘gerçek bir yaratıcı’ olmayı, yani kaleminden damlayan kelimelerin olduğu gibi mecraya akmasını ister, ancak işinin doğası ve içinde bulunduğu bünye buna müsade etmez.

O,  tüm belirlenmişliklerden kaçıp kurtulmak ister , oysa bu bütün bünyenin ayakları yere basmalıdır.

 

Bu yüzden hiçbir zaman gerçek yüzüyle sahneye çıkamaz reklamcı.her bir kampanya için ayrı bir kimliğe bürünür,ayrı bir maske takar belki .

Yazı ki Hep birilerinin maskesini takmak zorundadır.

Patronun, müşteri temsilcisinin,araştırmacının ve tabi reklam verenin ...

Bunlar riya değil, mecburiyet maskeleridir.

Eğreti duran tüm maskelerden kurtulduğunda ise ortada gerçekten kendisine pek bir şey kalmaz.

 

 

JACK DILLLON’un REKLAMCI adlı kitabından bir pasaj

« Önceki ::